En Man Som Heter Ove

ingilizcesi a man called ove. türkçesi epey ilginç, hayata rövaşeta çeken adam. neden böyle çevirmişler bilmiyorum ama filmi izledikten sonra isim sempatik geldi. sanırım başından büyük trajediler geçmiş bir insanın hayata karşı attıgı gol epey sansasyonel oldugu dünülmüş. bu yüzden de rövaşetayı uygun görmüşler.

kitaptan uyarlama isveç filmi. kitabını okumadım. bu yüzden kitap üzerinden filme bir eleştiri yapamıyorum ama film beklediğimden güzel çıktı.

çocukken zorluklar içinde kalmış birisi ove. yaşadıgı hayat, kaybettiği işi onun emekli albay olarak takılmasına sebep oluyor. işsiz kalmadan önce de aksi bir adam ama işsiz kalmasıyla beraber işe ayırdıgı vaktini sosyal hayatına ayırınca daha da aksileşiyor. esini kaybetmesiyle yasadıgı buhran, sürekli intihara meyil etmesi ve her seferinde başarısızlığa ugraması hayata attığı golün hazırlanışı gibi… özünde milliyetçi bir insan, biraz sempatikleştirerek aktarılmış. milliyetçiliği ülkesinin yaptıgı işlerle övüyor. araba çarpınca, o bir volvo diyebiliyor. saab’a binmekle gurur duyuyor. fransız arabalarına fransız olmasından mütevellit laf ediyor. arkadaşı için sonunda bunu da yaptı diyerek bmw almasını eleştiriyor. almanlığa üstü kapalı çakıyor. tüm bunları ove sert, soğuk görünümlü olmasına rağmen ağır milliyetçilik olarak görmüyoruz.

film aksi adamın hayatı gibi olsa da göçmenliği ve kültür namına da bir şeyler anlatıyor. bireyci, daha kendi halinde olan kuzey insanlarının arasına daha sıcak diye nitelendirebilecek, bireycilikten uzak iran kadını bırakınca, ortam sanki daha güzel oluyor. ove’nin tekrar hayata tutunmasında, hayatta attıgı golün aslan payı komşusu parvaneh’e ait. ove’nin hayatına farkında olmadan burnunu sokması, ove’ye direkt etki ediyor. o kültürdeki insanlar hayatlarına bu kadar burun sokulmasına ne kadar izin verir orası da ayrı konu. biraz dozu kaçmış gibi olsa da komedi filmi deyip işin çıkılabilir bu durumun.

kuzey filmleri güzel oluyor. farklı komedileri var. soğuk gibi olsalar da çok sıcak filmler çıkabiliyor. bu film de onlardan bir tanesi. güzel, izlemesi keyifli bir film.

Gebzespor 0-1 Nevşehir Belediyespor

maça biraz geciktim. saygı duruşu ve istikal marşı’na stadyum önünde denk geldim. bilet gişesine geldiğimde kalabalıgı görünce biraz da sıkıldım. zira maç başlamıştı. on dakida anca bileti alırdım. takribi on beş dakikayı kaçırırım diye düşünürken biletlerin maratonda 10, numaralıda 20 lira oldugunu gördüm. yüzde yüz zam demekti bu. zaten on lira vermemek için numaralıda izlemiyordum, maratona gidiyordum. yüzde yüz zammın fazla oldugunu düşünüyorum. gerçi almak istesem de o an bilet alamazdım. çünkü üzerimde nakit para yoktu. evdeki bozuk beş lirayı alıp gelmiştim. o da bir şeye yaramıyordu. daha sonra maraton tarafında, bağıran tayfa diyebileceğim stada girdiği kapının ücretsiz oldugunu öğrendim. oraya yöneldim. girişte cebimdeki bozuklukları gören polis onları bırakmamı istedi. 1 lirayı alıp çıkarıp gözünün önünde bırakıp yoluma devam ettim. cebimde hala 4 lira bozukluk duruyordu.

maça nevşehir taraftarı da gelmişti. muhtemelen istanbul’da ve gebze’de oturan nevşehirlilerdi. takımlarının gebze deplasmanı görünce, memleket sevdası deyip gebze’ye deplasman yapmıslar. 300-400 kişi takımlarını desteklediler. maç boyu karsılıklı atışma oldu. protokolde kavga çıktı. polis müdahele etti. karşı taraf tribünü bilen insanlar olsaydı muhtemelen daha büyük olaylar olabilirdi.

ilk yarıda takım fena değildi. ama genele bakınca, doksan dakikada gebzespor çok etkisizdi. her ne kadar direkten dönen toplar olsa da, o pozisyonlar oyuncuların bireysel yetenekleri sayesinde oluştu. turgay’ın şutu inanılmazdı. ceza sahası sol çaprazından, hagi’nin bilbao’ya attıgı gole benzer bir pozsiyonda harika vurdu. hatta biraz daha çaprazı ve uzağı… orada makul olan içeriye orta yapmak ama tugay sol ayağıyla mükemmel şut çıkardı. top direkten oyun alanına döndü. yine bir başka pozisyonda ziya gelişine, zor bir poziyonda çaprazdan uzak direğe vurdu, top yine direkten oyun alanına döndü. gebzespor kötüydü ama nevşehir de kazanacak kadar oynamadı. maçın hakkı beraberlikti. karambolden golü bulan nevşehir, skoru korudu ve kendileri için çok kritik 3 puan aldı.

maçla ilgili bir şey söylemek yersiz. gebzespor kümede kalsın yeter. takımın şanslı oldugu bir konu var, son sıradaki iki takım çok kötü. muhtelemen onlar düşecek. gebzespor çok büyük problem yaşamazsa kümede kalır ve önümüzdeki sezon iddialı kadroyla 2. lig hayalleri kurulur.

Bohemian Rhapsody

sinemada izlemeyi istediğim bir filmdi. filmden çıktıktan sonra iyi ki sinemada izledim dedim. görsel olarak harika bir filmidi. şarkılar zaten enfes. senaryoda sanırım bazı problemler varmış. aslında tam olarak problem değil, biyografi nitelikli bir film oldugundan bazı değişiklikler yapılmış. tabii queen ve freddie mercury tarihine hakim olmadıgım için filmi izlerken bunun farkında değildim. filmi izledikten sonra yapılan yorumlarda bu eleştirileri gördüm. imdb’de su an 75 bin civarında oy kullanılmış. filmin puanı 8.4. muhtemelen 8.2’ye iner o puan.

film queen grubun hikayesini freddie mercury özelinde anlatıyor. oyunculuklar muhteşem. rami malek harika oynamış. özellikle yardım amaçlı düzenlenen live aid konserindeki oyuncluluk mükemmeldi. filmden önce kosner kaydını izlememiştim. daha sonra konser kaydını izlediğimde o sahnelerin neredeyse birebir aynı olduguğu gördüm. oyunculuklar, sahne, dekor, şovlar… her şey neredeyse gerçekteki gibiydi. o kısım bana göre filmin en güzel anıydı.

kuşkusuz alanında yapılmış en iyi iş. böylesi özel bir gruba, böylesi özel bir sanatçıya yakışır bir iş çıkmış ortaya. her şeyiyle kült sıfatını hak eden bir film. tabii şöyle bir durum da var. bana göre film harika. queen’i seviyorum. şarkılarını dinliyorum. ama bu sevgi hayranlık boyutunda değil. ne grup hakkında ne de üyeleri hakkında detaylı bilgi sahibi değilim. bu yüzden film bana göre baştan sonra kusursuz gibi geliyor. elbette bazı kafada soru işareti kısımlar olmadı değil. ancak onlar filmdeki sürekliliği etkileyecek bir sonuç çıkarmıyor ortaya. eğer grup hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olsam belki filmi eleştirecek şeyler bulabilirdim. bu da filmin beklentimin altına düşürebilirdi.

Full Metal Jacket

stanley kubrick filmi. 1987 yapımı. abd vietnam savaşını konu ediyor. savaş karşıtı bir film. er ryan’ı kurtamak’tan sonra izledim bu filmi. araya da  a wednesday’i sıkıştırdım ama o tabii facia bir filmdi. er ryan’ı kurtamak’tan sonra epey yorum okudum savaş karşıtlığı ile alakalı. o filmin savaş karşıtı oldugunu düşünmüyordum. tam tersine milliyetçi insanların duygularını hareketlendirdiğini düşünenlerdenim. full metal jacket’ı da biraz bu gözle izledim. er ryan kurtamak’ta insanlar bakın şu sahne, şu replik diyerek savaş kötüdür direyek alt metin okumaya çabalıyordu. full metal jacket öyle değil, alttan alttan net bir şekilde anti savaş filmi.

film, ilk yarısı diye nitelendirilebilecek kısımda acemi eğitim bölüğünü konu ediyor. askerlikte yemin edene kadar kimse asker değildir. ne oldugunuz belli değildir. öyle takılırsınız. usta askerlik için hazırlanırsınız. acemi asker eğitimi kısmındaki disiplin muazzamdı. söylenen marşlar, yürüyüşler, atış talimleri… acaba gerçekten o dönemler filmde anlatıldıgı gibi miydi merak ediyorum. gerçi sürekli askerlerin eğitim ya da kontrol anları gösterildiği için bu düşünceye kapılmış olabilirim. savaş zamanı, cepheye gidecek askerlere disiplinde taviz verilmemesi normal. belki askerlerin dinlenme zamanında neler yaptıkları gösterilse askeriye disiplininin o kadar da korkutucu olmadıgı anlaşılabilir. bu usta birleğinde çok belirgin gösteriliyor. askerler daha rahat hareket ediyor. ancak yine de disiplin yıpratıcı. eğer askerde kendinizi ezdirmeye müsade ederseniz ezilirsiniz. kimse acımaz. üzerinize gelirler. intihar eden askere yapılanlar çok da abartı değil. arkadaş grubundan da dışlanması, sürüklendiği psikoloji kimsenin umrunda değil.

filmin ikinci yarısında askerler birliklerine gönderiliyor; görevi ordu gazetesinde muhabirlik olan bir askerin hikayesini izliyoruz. savaş zamanı çok da kötü görev değil. savaşın psikolojisini ve cepheden gelen bilgilerin halk manipüle etmek için nasıl kullanıldıgını görebiliyoruz. yalan denilebilecek, çarpıtılmış, halkın duymak istediği haberler yapılıyor. demokrasi götürmek için savaşan abd askerlerinin yerel halka olan ilişkisi demokrasinin güzel bir paravan oldugunu gösteriyor.

A Wednesday

2008 yapımı hint filmi. konusu ilgi çekici olsa da oyunculuklar, çekimler çok kötü. imdb 250 listesinden gördüm. 8.2 puanı görüp meraktan izledim ama paunını belki de en hak etmeyen film olabilir. yorumlardan anladıgım kadarıyla hintliler yüksek puan vermiş. farklı ülkelerde yaşayan insanlar için büyük hayak kırıklığı.

kendi halinde yaşayıp giden bir insanın terör olaylarında bıkıp kendi çapında intikam alma çabası anlatılıyor. kurayla belirlediği dört isimden intikam almaya çabalıyor ama filmde oyunculuklar, ses ve bazı sahneler o kadar kötü çekilmiş ki insan bir yerden sonra konuya da odaklanamıyor. bir kedi sahnesi var. kedi kenardan baya ortaya atılıyor, hayvan dört ayak üstüne düşüyor. güya kedi inşattan çıktı, ürküten seslerin sahibi insan değilmiş, kediymiş. ama o nasıl çıkmak? hayvanı dört ayak üzerine düşecek şekilde kenardan attılar. bunun gibi benzer sahneler çok.

izlemeye gerek olmayan kötü yönetilmiş bir film. zaten hint filmleriyle aram yok. bariz bir şekilde mesaj vermeli filmleri sevmiyorum. ama bu film vereceği mesajdan da bağımsız net kötü.

Saving Private Ryan

ertelediğim bir başka kült filmlerden. muhteşem ve uzun açılış sekansı, savaş sahneleri muazzam. bu konuda izlediğim en iyisi olabilir.

filmle ilgili iki eleştiri var. bu iki eleştiri de görüntülerden bağımsız aslında. savaş sahneleri herkes tarafından beğenilmiş. beğenmemek anormal olurdu. acayip bir şeydi. yapılan eleştiriler filmin propaganda olup olmadıgına yönelik. ben anti savaş propagandası olmadıgını düşünenlerdenim. filmde bariz bir amerikan propagandalıgı yapıldıgını düşünüyorum. ama bunu da yargılama ya da yadırgama gibi bir tutumda değilim. her ülke, sinemasını bu yönde kullanabilir.

filmin görüntüleri muhteşem olsa da bana göre yapıldıgını düşündüğüm propaganda, fazla amerikancılık, filmde hikayenin sarmaması filmi idare eder kategorisine soktu. hatta filmin sonlarına doğru biraz sıkıldım bile denebilir. bu da kuşkusuz hikayeden kaynaklı.

Shichinin No Samurai

seven samurai. üç buçuk saatlik bir şaheser. uzakdoğu sinemeasını çok sevdiğim söylenemez. harika filmler çıkıyor ama nedense benim pek ilgimi çekmiyor. filmin süresiyle beraber bir de siyah beyaz olunca, kült bir yapım olmasına rağmen izlemeyi sürekli ertelemedim. ancak ertelemekle hata yapmışım. muazzamdi. köylerini haydutlardan savunmak için çareyi samuraylarda bulan köylülerin ve köyü savunan yedi samurayın hikayesi. başlangıçta biraz durağan gibi geçse de filmden kopuş olmuyor. soluksuz üç buçuk saat izlenebiliyor. sinema tekniğinden çok anlamıyorum ama filmde kullanılan bazı teknikler ilk kez kullanılmış sanırım. bu da filmi diğer filmlerden çok ayrı yere koyuyor.

filmin yönetmeni akira kurusowa. eğer film izlemeyi, filmler hakkında bir şeyler okmayı, listeleri incelemeyi seviyorsanız bu ismi duymamak, görmemek imkansız. çoğu sinefili de geçtim, birçok yönetmenin en iyi filmler sıralamasında mutlaka kendisine yer buluyor. birçok insan için ilham kaynağı işlere imza atmış. ben adını birçok kez duysam da filmini ilk kez izliyorum. bazı diğer filmleri de izleme listemde ama onlara ne zaman vakit ayırıp izleyeceğim bilemiyorum. zira filmlerin akıcılığı olsa da süreleri uzun.

Aile Arasında

gülse birsel komedisi. filmden sonra yorumları okurken sık karşılaştıgım tanım. eğer böyle bir şey varsa ki, birçok insan böyle bir tanım yapıyorsa vardır, ben hoslanmıyorum o komediden. genel olarak sevdiğim söylenemez. özellikle dizileri hiç sevemiyorum. buna kült olmuş avrupa yakası da dahil. filme tekrar gelecek olursak inanılmaz tempolu, izlemesi yorucu bir film ama güzel.

eşlerinden ayrılmış iki insanın kesişen hikayesi anlatılıyor. filmi izlerken fark etmedim ama yorumlardan sonra fark ettim, film tesadüfler üzerine kurulu. komedi belki böyle bir şeydir bilmiyorum ama bu kadar da tesadüf olmamalı. en azından gerçekçi olmalı. o onunla karşılaşıyor. avizeci adana’da çıkıyor. sonra müşteriye fotoğraf gösterirken fiko’yu görüyor. böyle birçok sahne var. tesadüfler silsilesi.

filmlerde trans kadınlar genellikle karanlık sokaklarda yasar. gece hayatları vardır. sosyal ilişkileri bile onların karanlık taraflarıyla ilgilidir. belalılar vardır. sürekli yanlış ortamlarda bulunurlar. dövülürler, öldürülürler… tabii bunlar o hayatların gerçeği ama bu insanların da sosyal hayatları var. hayatlarını yaşıyorlar. bu minvalde behiye karakteri çok hosuma gitti. filmdeki en aklı basında insan bir trans kadındı. filmlerde ya da dizilerde pek karsılasıtıgımız durum değil. bunun bilinçli yapıldıgını düsünüyorum. yine filmde toplumun dayattıgı şekilde yasayan, muhafazakar adanalı aile tarafından kötü olarak gösterilen kız tarafı var. ailenin giydiği kıyafet yadırganıyor. dövmelere laf ediliyor. hatta ailenin bu yüzden uyarılması gerektiğini kendi aralarında konusuyorlar. yaptıklar meslek yadırganıyor. bu sürekli gözümüzün içine sokulurken problemin muhafazakar ailede olması ve bunun harika bir finalle izleyice gösterilmesini çok sevdim. ahlak satan insanların en büyük ahlaksız olaması yine şaşırtmadı.

tempolu, harala gürele gitse de sevdim filmi. zaman zaman alttan, zaman zaman direkt verdiği mesajlarla iyi iş olmuş.

The Bucket List

jack nicholson ve morgan freeman isimlerini aynı anda görmek aslında filmi izlemek için yeterli sebep. filmin iyi olacağına dair beklenti oluşuyor. bu ikili olmasa film bu kadar iyi olur muydu bilemiyorum.

ölmek üzere olan iki yaşlı adamın hayattan keyif almak için yaptıgı son atak. bir tarafta hayatı boyunca okuyan, araştıran kendisi geliştiren bir otomobil tamircisi. diğer yanda da kendini bildi bileli sürekli çalışan, para kazanan, ülkenin en itibarlı insanı. ikisini ortak noktada bulusturan ise kaçırılmış bir hayat. sanırım her insan bir şey peşinde koşuyor ve o koşulan şeyin ne oldugundan önemsiz hayat kaçıyor. hayatı keyif alarak yaşamak belki de en zoru. yapılan planlar. yapılmak istenen planlar. yarım kalanlar. bir ömüre gerçekten hayat sığdırmak zor.

film izledikten sonra birçok insan bucket list yapıyor sanırım ya da heves ediyor. bu listelerin akıbetini merak etmekle beraber anlık gaz oldugunu da düşünüyorum. böyle filmler etkileyici, hayatı sorgulatıyor ama hayatın gerçeklerini bir türlü pas geçemiyoruz. en azından ben geçemiyorum. şunu yapacağım, ölmeden dünya gözüyle şunu göreceğim… olmuyor. hep bir şeyler engel olarak karşıma çıkıyor. engeller yüzünden de zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. bu da zaman zaman geç kalmışlık hissini uyandırıyor insan hayallerinden de vazgeçiyor.

ilk yarısı biraz can sıkıcı olsa da sonrası gayet güzel. özellikle dünyanın en güzel kızını öp maddesi beni çok şaşırttı. o madde için aklım çok düz çalıştı. böyle bir güzellik beklemiyordum. karşılıksız iyilik yine beni şaşırtan sahnelerdendi. iyi film. güzel film.

Die Welle

kitaptan uyarlama bir alman filmi. kitabı okumadım. kitaptaki sonla filmdeki sonun bambaşka oldugunu yapılan eleştirilerde gördüm. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. zira filmin sonu kitaba göre çok sert oldugu söyleniyor. buradan yapılan bir eleştiri var kitaba sadık kalınmadıgı için. açıkçası böyle bir son beklemiyordum. beklememe sebebim de karaktelerin kendilerini bu kadar olaya kaptıracağını düşünmememdi. film bir lisede anlatılan otokrasi dersinin bir haftasını konu ediyor ve öğrenciler kurdukları die welle grubunun sempatizanı haline dönüşüyorlar. bu dönüşüm sürecine dair çok fazla bir şey göremiyoruz. bu kadar çabuk olmamalı. ya da bu denli sert dönüşüme okul yönetiminin tepkisi olmalı. burada bazı kopukluklar oldugunu düşünüyorum. ama tüm bunlara rağmen güzel film.

ekşi sözlük’te okuduguma göre bazı okullarda kitabı okutulmuş, sınıfta filmi izleyenler olmuş. lise çağındaki hatta üniversite çağındaki öğrencilere dahi izletilebilecek bir film. grubun, öğrencilerin dönüşüm süreci tam olarak iyi yansıtılmasa da, kendi halinde okula gidip gelen insanları nasıl değiştiğine ve diktatörlüğün her zaman potansiyel tehdit oldugunu izleyiciye verebiliyor film.

bir sahnede ülkesinde bir daha nazi tehlikesi olmayacağını söyleyen öğrenci, bunun için alman halkının yeterli bilince sahip oldugunu söylüyor. bunu söyleyen öğrenci de zamanla grup içinde dönüşen öğrencilerden birisi. öğrencilerin birçoğu kötü bir şey yaptığını düşünmüyor. onlara göre kendileri birlik ve beraberlik halinde yaşıyorlar. birlikten güç doğuyor. bunu aşırı doz milliyetçilik ile harman yaptıgımızda, yapılan her eyleme kendi çapında mantıklı açıklama getirmeye çalışan bir grup doğuyor.

biraz daha uzun tutulup öğrencilerin yaşadığı fikir dönüşümü daha ayrıntılı işlense çok daha güzel olabilirmiş. ama bu haliyle de bir hayli dikkat çekici, güzel bir film.