Rear Window

1954 yapımı bir alfred hitchcock filmi. ayağı kırılan ünlü dergi fotoğrafçısı üzerinden bir cinayet hikayesi anlatılıyor. film tek mekanda geçiyor. çok fazla hareketlilik olmamasına rağmen içine çekmeyi başarıyor film. cinayeti kimin işlediğini bilsek bile gerilimi hissedebiliyoruz.

film kuşkusuz çok iyi ama gerilim türü filmler pek bana göre değil, ne kadar iyi olursa olsun izlerken bir yerde tıkanıyorum. çok fazla gerilim türünden film izlemeyi tercih etmiyorum. bu yüzden imdb top 250 listesini eritmek için izlediğim filmlerden bir tanesiydi

Gebzespor 0-2 Batman Petrolspor

gebzespor şaşırtmadı. büyük beklentilerle gitmiyorum stadyuma. sadece orada bulunmayı ve maç izlemeyi seviyorum. tabii takım kazansa daha da güzel olacak ama gebzespor’un şu haline şükretmek lazım. özellikle amatöre düştüğü sezon gebzespor’un hali içler acısıydı. en azından iyi kötü futbol oynanıyor şimdi.

maça kötü başladı gebzespor. buna mükabil batman petrol de iyi değildi. ortada geçecek gibi gözüken maçın 32. dakikasında batman petrol öne geçti. golden sonra ikinci yarıya dair pek umudum kalmadı. zaten iç sahada takım etkili olamıyor. seyirci etkisine çabuk giriyor galiba oyuncular. kötü performansta homurtu hemen yükseliyor. biraz trabzonspor taraftarına benzetiyorum gebzespor taraftarını. hataya pek tahammül yok. tribün direkt olarak sahayı etkiliyor. hoş, maç sonunda tribün takımı soyunma odasından geri çağırıp alkışladı. böyle garip bir profil var. gerçi geri çağıran kitle kemik tribün; içeride, dışarıda her maça giden insanlar. ne olursa olsun takımın yanında oluyorlar.

ikinci yarıda gebzespor’un birkaç pozisyonu olsa da genel olarak etkili değildi. takım halinde son dakikalarda gol ararken kontradan batman petrol güzel bir golle durumu 2-0 yaptı. mesut özil’in şampiyonlar ligi’nde adını hatırlamadıgım bulgar takımına attıgı bir gol vardı, stoperi, kaleciyi yatırıp atmıştı. o golün amatör halini canlı görmüş gibi oldum.

maçta dikkatimi batman petol’ün kalecisi çekti. esame listesi okunurken bora sevim adını duydum. yıllardır alt liglerde oynuyodu. 1. ligde de oynamışlıgı var. şu anda da batman’da oynuyormuş. alt liglerde umulmadık yerlerden umulmadık futbolcular çıkıyor. iyi de oynadı. yılların kalecisi.

daha önceki yazılarda gebzespor küme düşmez dedim ama şu anda da belli olmaz diyebiliyorum. son iki takımın puanı düşüktü. tepecik toparlamış gibi, 16 puanı var. gebzespor 20 puanla 12. sırada. bir sonraki iç saha maçı tepecikspor’la. çok önemli maç. bu hafta yomra deplasmanına gidecek gebzespor. o da zor maç. yomra play off oynamak istiyor. oradan gelecek bir mağlubiyet sonrası tepecik maçı sezonun kırılma maçı olabilir. tepecik sonrası erzin maçı var. erzin’in de 16 puanı var şu an. gebzespor’un kritik fikstürü var. ben hala takımın düşeceğini zannetmiyorum ama futbol bu. hiç belli olmaz.

Isıtmayan Gün

erken gelen bir bahar günü. hava çok güzeldi. aslında bir planım yoktu ama yine de havanın güzelliği dısarı çıkmamı istiyor gibiydi. üsküdar, eminönü, karaköy, taksim, beşiktaş, kadıköy hattı sonrası akşama doğru maç izlemek için kendimi eve attım. maçı da kazanamadık, hafif moral bozuldu.

dısarıda gençlerden çok orta yaslılar vardı ekseriyetle kemiklerimiz ısınsın inssanları dısarı çıkmıs gibiydi. bunların dısında arap turistler bir hayli fazlaydı. türkiye için turist mevsimi olmasa da ufak ufak gelmeye baslamıslar. sadece araplar değil aslında birçok farklı milletten turist vardı.

istanbul kabalık. bugün çok yürüdüm ama yürümek kadar kabalık da yordu. gezmesi, sokaklarında boş boş dolanması, kaybolması güzel oluyor ama zaman zaman insan fiziksel oldugu kadar mental olarak da yoruluyor günün sonunda.

su anda da üzerimde seyit çevik’i keşfetmenin mutlulugu var. yarım saattir dinliyorum çok hoslandım. keman ustası. bugüne kadar varlıgından haberim yoktu. yeni öğrendim. dinleyip duruyorum.

Gişe Memuru

tolga karaçelik filmi. izlediğim üçüncü filmi. önce sarmaşık ardından kelebekler en sonunda da ilk filmi olan gişe memuru’nu izledim. aralarında sıralama yapacak olsam en sona gişe memuru gelir sanırım. gişe memuru, altın portakal’da en iyi ilk filmi ödülünü, serkan ercan da en iyi erkek oyuncu ödülünü almış.

film, dünyaya düşmesi beklenen meteor haberleriyle başlıyor. bu haber kendisiyle beraber baska dünyalarda da yasayan kimseyi ilgilendirmiyor. sadece kendi dünyasında yasayan kenan’ı ilgilendiriyor. çevresinden kopuk yaşayan kenan’ı meteor’un bu kadar ilgilendirmesi de ayrı ironi…

filmde en dikkat çektiğim yer kenan’ın berber arkadasına babasıyla ilgili serzenişte bulundugu kısımdı. kapı girişindeki lambayı tamir etmesini söyleyen baba, kenan’ın olaya et atmasını beklemeden kendisi tamir ediyor. basit bir lamba değişimi aslında tamir de sayılmaz. ama kenan buna çok tepki gösteriyor. arkadaşına, küçüklüğümde de böyleydi, önce yapmamı söyler sonra yapmamı beklemeden kendi yapardı diyor. kenan’ın kendi içine kapanması, para al para ver şeklinde monoton bir gişe memuru hayatı yaşamasının sebebi de bu. çocuklugundan beri dünyadan koparılmış. bir şeyi yapması beklenirken, yapılması gereken şeyin sürekli başkaları tarafından halledilmesi onu dümdüz bir hayatın içine atmış. kendisi de zamanla bunu fark etmiş olmalı, hem basit bir lamba değişiminden dolayı babasına kızıyor hem de kimseye fark ettirmeden gece karanlıgında babasının arabasını tamir ettirmeye çalısıyor. tamiri kimseye söylememesi de arabayı tamir ettikten sonra tek basıma, kimse yardım etmeden yapabildim motivasyonundan kaynaklı.

türkiye kenan gibi yetiştirilmiş çocukların ülkesi. sürekli çocuktan bir şey yapması beklenir ama çocuga yapma fırsatı vermeden büyükler tarafından o iş yapılır. çocuk düşünce çocuğun kalkmaya çalışması beklenmeden çocugun belinden tutulur iki ayak üstüne tekrar konur. hal böyle olunca çocuk yetişkin olunca yine birilerine ihtiyaç duyuyor. babası kenan’a lambayı değiştirmesini söylüyor ama o kadar alışmış ki arkasının toplanmasına basit bir işe bile koyulmuyor. lambayı tekrar kontrol ettiğinde lambayı çalışır vaziyette görüyor. hala kontrol aşamasında. eğer lamba o gün bozuk olsa kenan yine yapmayacaktı. kenan’ın bir nevi hayatı yaşama şekli böyle… sürekli etrafının toparlanmasıyla geçen bir hayat.

hayaller, rüyalar, gerçekler iç içe geçmiş… görüntüler muazzam. yukarıda ödülleri yazdık ama film en iyi görüntü yönetmeni ödülünü de almış. tolga karaçelik filmleri her ne kadar bana hitap etmese de farklı işler yapmasını seviyorum.

Yeni Nesil Pankart

teknolojinin girmediği yer kalmayacak sanırım. liverpool-leicester city maçında kameralar elinde tabletle bu küçük taraftarı gösterdi. tablete come on liverpool yazarak takımını destekliyor. münferit açılan karton, bez pankartların yerini alan yeni nesil ipad pankart.

Rap

rap müzik sevmiyorum. özellikle yabancı rap müzik sevemiyorum. türkçe rap yine zaman zaman birkaç şarkıyı severek dinlemişliğim var ama onlar da lise yıllarında kaldılar. zaman zaman maruz kaldıgım şarkılar oluyor ama onları da sevdiğim söylenemez. listelerde gördüğüm için merak edip dinliyorum.

bugün tesadüfen kayra mahlaslı bir rap şarkıcısını dinledim. bir şarkı dinleyeyim derken bir buçuk saat aralıksız dinledim. bir şarkıdan diğerine atlayıp durdum. yaptıgı rap türüne story telling deniyormuş. bilmiyordum. sözleri çok iyi. sözlerden yazarın edebi kişiliği oldugu belli. bir de sanki şarkılarda ben varım gibi hissettim. benim geçmişim, benim yaşadıgım yerler, benim yaşadıklarım, dertlerim… sanki beni anlatıyor şarkıları. belki de bu yüzden çok sevdim.

hayatımda ilk kez bir rap şarkıcısının bütün şarkıları merak ettim. ufak ufak dinlemeye başladım. güncelden başlayıp geçmişe doğru gidiyorum. sözleri inanılmaz güzel. keyifle dinliyorum.

Bread and Roses

  “The worker must have bread, but she must have roses, too.” 

sinemanın tekniğinden anlamam ya da sinema tarihine hakim değilim. bir filmi sevme kriterim filmin anlattı hikayeyi idrak edebilmem, bende bir şey uyandırmasıyla ilgili. bu yüzden kült olmus filmleri zaman zaman sevemiyorum ya da sıradan denilebilecek veya kusuru olan filmleri çok sevebiliyorum.

filmin türkçesi ekmek ve güller. filmi adı james oppenheim’ın bread and roses şiirinden geliyor. şarkılara da konu olan protest bir şiir aslında.

ken loach çok sevdiğim bir yönetmen. değindiği konular, anlattıgı hikayeler beni filmin içine dahil ediyor. göçmen, işçi, tutunamama hikayeleri… zaman zaman filmlerini izlerken mantık hatası ya da kusur bulsam da genel olarak film gözümde değer kaybetmiyor. zevkle izlemeye devam ediyorum.

meksikalı maya’nın abd’ye illegal olarak göç etmesiyle başlıyor film. maya ve abd’de bulunan ablası insan kaçakçılarıyla anlasıp maya’nın sınırı geçmesini sağlıyorlar. maya, abd’de daha iyi bir hayat, daha iyi bir gelecek kurabileceğini düşünüyor. sınırı geçtikten sonra ablasının yanına yerleşiyor ve ablasının çalıştıgı binada temizlikçi olarak çalısmaya baslıyor. tabii bu işe giriş serüvenini daha ayrıntılı olarak sonradan rosa’nın attıgı tirattan öğreniyoruz. sadece üç kuruş parayla karın doyurmak için insanların çektiği sıkıntılar kadar, üç kuruşluk işe girmeye çalışmak ve insanın hayatından, kendisinden verdiği tavizler de yıpratıcı. hatta çok çok daha yıpratıcı. bu yüzde hikaye maya üzerinden yürüse de rosa’nın ailesi için yaptıklarını anlattığı 1-2 dakikalık sahne filmin en çarpıcı sahnesi oluyor. insanları yargılamamak lazım. insanların ne düşündüğünü, nelere katlandıgını bilmeden kendi küçük idealist hayatımız üzerinden baska insanların sadece karın doyurmak için yaptıkları tercihleri yargılamamak gerekiyor.

ken loach filmlerini izlesem de özellikle kariyerinin ilk filmlerini izleme fırsatım olmamamıştı. yavaş yavaş o filmleri de izleyip anlattıgı meselelere dahil olmak ya da meseleleri hissedebilmeyi seviyorum.

Gianluigi Buffon

bugün itibariyle 41 yaşında. 1995 yılında 17 yasında profesyonel olarak oynamaya başlamış ve hala oynamaya devam ediyor. genelde futbolcular yaslandıkça seviye düşürürler ama buffon psg’ye giderek üst düzeyde kalmaya devam ediyor. kendimi bildim bileli buffon sahalarda, rekabet halinde sürekli oynuyor. kuşkusuz çok özel sporcu.