Gebzespor 1-1 Körfez Spor Kulübü

maçın cumartesi günü oynanacağını bilmiyordum. dün amedspor-sakaryaspor maçını takip ederken 3.lig maçlarının cumartesi 14.30’da olugunu gördüm. apar topar hazırlanıp evden çıktım. stada girdiğimde maçın 16. dakikası oynanıyordu ve gebzespor 1-0 mağluptu.

gebzepor geçen sezonu şampiyon tamamlayıp 3.lig’e çıkınca hayaller yine şampiyonlukla kuruluyordu. ama kulübün borç, yeterli kadroyu kuramama, mevcut oyuncuların ödemelerinin yapılaması, devre arasında eldeki yetenekli oyuncuların gitmesi gibi sorunlarıyla takım şu anda epey sıkıntılı süreç yaşıyor. açıkçası gebzespor şu anda ilk yarıda topladıgı puanların ve bir takımın küme düşmesinin kesinleşmesinin ekmeğini yiyor. körfez, matematiksel olarak düşmese de dünkü oyunuyla ve şu ana kadar topladıgı puanla küme düşmesi garanti gibi…

iç sahada oynanan maçlarla ilgili burada bir şeyler karalıyorum. gebzespor’un en büyük hedefi ligde kalmak olmalı ama iç sahada alınan başarısız sonuçlar ve oynanan kötü futbol işleri giderek zora sokuyor. maalesef şu anda ligin düşme adaylarından bir tanesi. şu takım küme düşerse hiçbir gebzespor taraftarının buna şaşıracağını düşünmüyorum. umarım böyle bir şey olmaz tabii. çünkü düşülen lig bal. statüsü gereği tam bir cehennem. bir de ligde kalteli takımlar olursa cehennemde cadı kazanı içine düşmüş gibi oluyor takımlar.

körfez, genç bir takım. bunun üzerinde yetenek olarak da ligdeki diğer takımların gerisindeler. iç işlerini bilmiyorum ama yukarıda da yazıdıgım gibi çok çok yüksek ihtimalle bal’a düşecekler. böyle bir takımla iç sahada maç yapan herkes kafadan 3 puan yazar ama gebzespor maalsef berabere kalabildi. pozisyon üretse de takımdaki büyük beceri eksikliği var. özellikle ileride oynayan oyuncular ya yeteneksiz ya da kısıtlı yetenekleri var. lig standartının altında oyuncular. hal böyle olunca maç kazanamıyor gebzespor. direkten dönen toplar, ceza sahası içinde çekilen şutların isabetsiz olması beceriyle alakalı… takımdaki en yetenekli oyuncu oğuz başaran ama onun da birçok defosu var. oğuz dısında forvet hattında oynayan oyuncular kalite anlamında takıma hiçbir şey katamıyor. takımın 6 haftadır kazanamaması, 6 haftada sadece körfez’e atılan bir gol bunun kanıtı niteliğinde.

umarım takım küme düşme gibi bir durum yaşamaz. zira ligden düşülmesi halinde bal’dan çıkmak çok zor oluyor. ara transfer dönemi kapandı, yeni başkan seçildi. öyle ya da böyle eldeki takım bu ve gebzespor ligi elinden kaldıgı kadarıyla puan toplayarak tamamlamaya çalışacak.

Bobby Robson: More Than a Manager

futbolu oyun olarak çok sevsem de, hafta sonu planı yaparkan öncesinde fikstüre baksam da futbolun futboldan öte bir anlamı olmadıgını düşünüyorum. tabii futbolun anlamı bazı insanlar için çok daha fazla. hayat memat meselesi haline getirenler de yok değil.

ingiliz arşivciliği malum. zaman zaman bizim memlekette bile olmayan görüntüler ingiliz arşivlerinden çıkıyor. yazılı ve görsel hafızaları çok kuvvetli. iyi arşivci olmaları da sanırım iyi belgesel yapmalarına etken. bizim memlekette benzer iş yapılacak olsa en büyük sorunlardan bir tanesi doğru görüntü, doğru resim bulamamak olabilir. belki bobby robson hikayesi kadar olmasa da bizde de gerek lokal gerek uluslarası güzel hikayeler var.

bobby robson belgeseli tarihte bir ileri bir geri giderek hikayeyi anlatıyor. robson’un barcelona günlerinden bir anda geriye giderek futbolculugu dönemine giriyoruz. oradan tekrar barcelona günlerinde derken belgesel akıp gidiyor. futbolu çok sevmeyen, ilgi duymayan insanlar için de izlenebilir olmuş. robson’ın hikayesi sadece futbolseverlere değil herkes için biyografik olarak yapılmış. zevkle, keyifle izleniyor.

futbol konusunda epey muhafazakar olan ingilizlerden böylesine çok kültürlü bir teknik direktör çıkması ve son derece başarılı olması nadir görülen bir olay. genelde ingiliz futbolcular, teknik direktörler kendi ülkeleri dısına çıkmıyorlar. bu cesareti gösteren nadir insanlardan bobby robson. ispanya’da, hollanda’da, portekiz’de şampiyonluklar elde ediyor. kuşkusuz en dikkat çekici olanı barcelona macerası. barcelona’yı hayali olarak görüyor. ağır ameliyat ve tedavi süreci sonrasında, doktorların futboldan kopmasını telkin etmelerine rağmen iyileştikten sonra barcelona’ya imza atıyor. tüm zamanların en fantastik oyuncularından ronaldo ile birlikte çalısıyor. ronaldo’nun büyümesine yardımcı oluyor. çalkantılı barcelona yönetimi, yönetim-taraftar krizi arasında kalıp kulüpten gönderiliyor. daha sonra gittiği diğer takımlarda da şampiyonluklar kazanarak futbolun diline ne kadar hakim oldugunu birçok kez kanıtlıyor.

dokundugu bir hayli isim var. lineker, gascoigne, ronaldo, shearer, mourinho… bunlar günümüz futbolunun yakından bildiği isimler. kuskusuz daha birçoğu vardır. özellikle gascoigne ve mourinho ile kurdugu ilişkiler muazzam. gascoigne’nin ve mourinho’nun onu anlatırken hissettikleri yüzlerinden anlaşılıyor. onlar için bir futbol figüründen öte hayatlarına yön vermiş büyük bir idol, karakter…

ingiltere’de ipswich town’ı yıllardır çalıştırmasına rağmen çok fazla transfer yapmayarak, genç oyuncularla kupalar kazanması, taraftarı oldugu newcastle united’ı alıp bambaşka kulüp hüviyetine sokması onun ayrı hikayeleri… ama ingiltere milli takımı ile olan hikayesi çok trajik. 86 dünya kupası çeyrek final maçında maradona’nın tanrının eli ve herkesi çalımlayarak attıgı acayip golle arjantin’e elenmeleri, yine 90 dünya kupasında batı almanya’ya yarı finalde penaltılar sonucunda elenmeleri bobby robson için dramatik. ingiltere’nin belki de dünya şampiyonluguna en çok yaklaştıgı iki turnuva olarak nitelendirilebilir. elenmenin bu kadar dramatik olması birçok teknik direktör için dramatik olabilecekken, bobby robson ingiliz basınının ağır ithamlarına rağmen o durumdan çıkıp sayısız başarı elde etti.

futbol içinde yaşadıgı travmalar, yasadıgı sağlık sorunları olmasına rağmen birçok problemden çıkmaya başarabilmiş bir isim bobby robson. futboldan öte bir figür aslında. mourinho’nun robson için bir insan onu seven son insan öldüğünde ölür dese de alex ferguson’un robson için söyledikleri robson’un karakterini özetliyor…

bobby gibi iştahlıysanız kaç defa yıkıldıgınız değil, ve kötü günler geçiriyorsanız asıl önemli olan kaç defa ayağa kalkıp sorunları çözdüğüzdür. sonraki sabah daha önemli sabahtır. yarın, sizin gününüzdür.

Gebzespor 0-1 Büyükçekmece Tepecikspor

batman petrolspor maçı sonrasında gebzespor’un küme düşme ihtimalini yazmıştım. önceki hafta yomra beraberliği sonrası gebzespor bu hafta kendi sahasında mağlup oldu. küme düşme hattında bulunan tepecikspor ile arasındaki puan farkı 1.

oynanan futbol içler acısı. tepecikspor epey kötü takım. kendi evinde böyle bir takımı yenmekten aciz gebzespor. gerçekten çok kötü top oynuyor takım. skor 1-0 ama daha farklı olabilirdi. ilk yarıda tepecikspor’un sayılmayan bir golü vardı. hakem, kalece kemal’e faul yapıldıgından golü iptal etti. ama bana göre temiz pozisyondu. kemal sakar bir kaleci. ligde benzer işleri hep yapıyor. o tip pozisyonlardan sadece bir tanesiydi.

gebzespor’un mali kriz içinde olması takımın kötü oynamasında kuşkusuz etkendir ama takımın olumlu tek haraketi bile yok. alt lig takımından organizasyon beklemek ne kadar doğru bilmiyorum lakin gebze’ye gelen rakiplerden derli toplu oynayan birçok takım izledik. gebzespor’da ne defansta ne de ofansta hiçbir şey yok. oyuncular başı kesilmiş tavuk gibi saha içerisinde. bireysel olarak herkes bir şey yapmak istiyor ama takım halinde hiçbir şey yok.

batman mağlubiyeti sonrası oyuncular soyunma odasından çağırlıp motive edilmişti. tepecikspor maçında da maç boyu destek gösterildi. son dakikalara doğru alkışla protesto edildi takım. taraftar da takımın üzerine pek gitmiyor. protestolar makul kalıyor. gereksiz aşırılıklar yok ama yine de takım özellikle iç sahada çok kötü.

gebzespor’un bu futbolla işi çok zor. küme düşme ihtimali bir hayli yüksek. maçlarda hiçbir şekilde varlık gösteremiyorlar. sezonun ilk yarısı küme düşme ihtimalinin uzak oldugunu düşünüyordum ama artık ciddi olarak küme düşme adayı takım. umarım geri kalan maçlarda toparlanırlar en azından kümede kalırlar. yeni sezonla beraber iyi bir kadroyla tekrar şampiyonluk şarkısı türküsü söylenebilir.

Yaklaşık 10 Sene

uzun bir pazar günü kahvatısı ardından, dinlenen müzik, internette okunan hafta sonu mesajları… pazar gününün en sevdiğim kısımı… ama tabii artık düzgün röportaj bulmak kolay olmuyor. ısmarlama siyasi röportajlar ya da insanları salak yerine koyan şarkıcıların, sinemacıların röportajları oluyor.

zaman zaman düsüncede fazla muhalif oldugumu düşünüyorum. her şey eleştiriyorum. eleştirmek gerekiğini düşünüyorum. tabii benim muhaliflik kendi çapında olan bir şey. aktivist değilim. herhangi bir toplumsal olay için sokağa çıkıp yürümek ya da bağırmak içimden gelmiyor. zaten son zamanlarda böyle olaylar olmuyor. yeltenenlere kolluk kuvveti müdahelesi sonucu insanlar artık bu tip eylemlerden vazgeçmiş olabilir. sözde olan, sahaya yansımayan muhalifliğimin sonucu sokağa çıkanların yeterli desteği alamaması eylemlerin bastırılmasında rol oynuyordur.

açıkçası benim sorunum ülkedeki birçok anormal durumun normalleştirilmesi. hoşlanmıyorum bu durumdan. işin ilginci muhalif olan insanlar da bu normalleşme kervanına katılıyor. ülkede ciddi ekonomik problemler olmasına rağmen sanki yokmus gibi davranılıyor. hukuksuzluk anormal seviyelerde ama yine normalmış gibi davranılıyor. ya ne olacak canım denilebiliyor. yoksa o belediye baskanı, su baro baskanı takıldıgım noktalar bunlar değil. kişilerden bağımsız olarak anormalleşmenin normalleşmesi gibi saçma bir yere gidiliyor. bu anormalleşmeler her alanda var. iş ararken, çalışırken, sokağa çıktıgımızda, alışveriş yaparken… insanın oldugu her yerde var bu saçmalıklar ve insanların tepkisi sert değil. ee düzen böyle kıvamında. acayip işler.

hayat sürekli bir engeli geçme çabası. lise yıllarını, belki üniversitenin belli zaman dilimini katarsak, hayat bu yıllardan sonra hep meşgale haline giriyor. o yılların sorumsuzluğu belki de insanın en özgür zamanları. aslında üniversitede bile özgür olamıyor insan. daha o zamanlardan meşgale içine giriyor ve sürekli bir şeyler yapma halinde buluyor kendini. bu yüzden su anda içinde bulundugum durum beni artık sıkıntıya soksa da çok fazla kendime dert etmemeye çalısıyorum. biliyorum düzelecek bazı şeyler ama düzelen şeyler sorunları ortadan kaldırmayacak, yeni sorunlar doğuracak. 18-19 yasımdan su güne kadar, yaklasık 10 seneye tekabül ediyor, sürekli bir şeyleri yapma telasındayım ve sanırım bu hep böyle devam edecek. geçmeye çalıştıgım engeli geçtikten sonra baska bir engel öncekinden daha büyük bir şekilde karsıma çıkacak. hayat bizi hep bir şeylerle sorumlu tutacak. bu da böyle bir normalleşme.

Djam

müziklerinden dolayı filmden haberim olmuştu. o zaman filmi izleyebileceğim ortam yoktu. sanırım türkiye’de bazı festivallerde gösterilmiş. geçtiğimiz günlerde twitter’da dolanırken biri tavsiye etmiş filmi. zamanında da izleme listesine atmıştım, tweet dikkatimi çekince oturdum izledim.

djam, yunanistan’da bir kasabada yakınlarıyla beraber yasan genç bir kadının hikayesi. aslında bir yol filmi. djam, üvey babası tarafından tekne motoruna ait bir parça alması için türkiye’ye gönderiliyor. yol boyunca djam’in basından geçenleri görüyoruz; türk, yunan kültürünün benzer taraflarına tanıklık ediliyor. djam, yunan olmasına rağmen türkiye’de hiç yabancılık çekmeden yasıyor. bildiği birkaç türkçe kelimeyle derdini anlatıp türkiye’de hayatını idame ettiriyor. müzik, dans, keyif tutkunu bir kadın. göçmenlere yardım için türkiye’ye gelen avril’le tanısıyor. avril üzerinden göçmenlerin trajik hikayesini görüyoruz. can yelekleri, plastik botlar, hurdaya çıkmıs tekneler, giden onlarca cana değinen film, kusuru olsa da beni içine çekebildi. zaten seviyorum bu tip filmleri. bu tip filmlerdeki senaryo ya da hikaye hatalarını çok umursamıyorum. çünkü film bana bir şeyler verebiliyor. filmin anlatmaya çalısıtıgı sey bana geçiyor.

tony gatlif filmi daha önce izlememiştim. adını da bu filmle beraber duydum. sanırım benzer işler yapmaya gayret ediyor. suyun öteki tarafını önemseyen insanlardan. gadjo dilo’yu da izleme listesine atmısım, tony gatlif filmiymiş. en yakın zamanda onu da izlemek istiyorum.

Sofra Sırları

bir ümit ünal filmi, senaryo da kendisine ait. izlediğim ikinci ümit ünal filmi oldu. daha önce anlat istanbul’u izlemiştim. muhteşem bir kadro vardı o filmde. güzel filmdi.

sofra sırları bir ev kadının hikayesi. mutsuz bir evliliğin, kendisini kocasına adamış neslihan’ın hikayesi.

filmi öğrendiğimden beri büyük bir beklentiye girdim. 2018 yılı en iyi film listelerinde sofra sırları’nı sık sık görüyordum. bu yüzden izleme ihtiyacı hissettim. ucuz komedi filmlerinin arasında zaman zaman kaliteli işler çıkabiliyor. belki de beklentimi yükselttiğim için çok beğenemedim filmi. hatta izlerken zaman zaman sıkıldım. filmin komedi tarafı olsa da bu kadar cinayetin sonunda bu kadar basit olmamalıydı final. filmin süresi biraz daha uzun tutulup daha ayrıntılı işlenebilirdi konu. hikaye biraz geçiştirilmiş ya da bilinçli olarak neslihan’ın haletiruhiyesinin önüne geçilmek istenmemiş. çünkü tamamen onun üzerinden, onun dünyasından gidiyor film.

filmle ilgili en güzel şey demat evgar’dı. herhalde ondan başkası bu kadar iyi oynayamazdı. rol onun için yazılmış gibiydi. muhteşem oyunculuk.