Yazar: souvarine1
Kelebekler
senenin merak ettiğim yapımlarındandı. izlemek istiyordum. çok önemli bir ödül alınca merakım daha da artmıştı. tolga karaçelik’in sarmaşık filmini izlemiştim. çok begenmiştim. biraz o filmin bana doğal referans olmasından dolayı bu filmi de seveceğimi düşünmüştüm ama öyle olmadı.anneleri vefat etmiş, babalarından ayrı, birbirinden de ayrı üç kardeşin hikayesi anlatılıyor filmde. baba, en büyük çocuguna kardeşlerini toparlayıp hemen köye gelmesini istiyor. kardeşler de babanın bu isteğine uyarak ne oldugunu bile bilmeden hep beraber arabayla köye doğru yola çıkıyorlar. ucundan kıyısından yol filmi tadı da var.
filmi sevmedim. çünkü bana fazla zorlama geldi. sevmeme sebebim senaryodan kaynaklı. köydeki diyaloglar, cenaze fazlasıyla zorlama ve gerçek dışı. elbette bu bir komedi filmi, olayın ve durumun içinde abartı olacak ama bu abartının gerçekle olan çizgisi önemli olmalı. o çizgiyi geçince gerçeklikten kopuş oluyor.
filmden sonra okudugum yorumlarda epey beğenen oldugunu gördüm. youtube’da filmle ilgili değerlendirme videolarını izledim. filmin aldıgı sundance ödülü ile ilgili bir konu dikkatimi çekti. ödülü daha önce duymuştum ama neden verildiği, ne tür filmlere verildiği, ödülle amaçlanan nedir gibi soruların cevaplarını bilmiyordum. kültür bakanlıgı’ndan destek bulamayan film, yüzlerce film arasından sıyırılıp prestijli bir ödül alıyordu. bu durum bende merak uyandırdı. filmle ilgili ilker canıklıgil’in videosu izledim. beğendiğini söylüyor filmi. neden ödül aldıgını da sundance’in ne oldugunu söylerek açıklamaya çalısıyor. videoda değindiği bir nokta var. bağımsız sinemayı bir nevi desteklemek için bu ödül veriliyor. farklı kültürleri tanıtmak gibi kendi içinde de misyonu var ödülün. bu yüzden filmde farklı bir kültür, güzel bir üslupla anlatıldıgı için ödül aldı muhtemelen. benim için sorun tam olarak burada. abd’de yaşayan bir insan olsam bu film çok hosuma giderdi. çünkü türkiye’deki kırsal hayatla, aile ilişkileriyle, kültürle alakalı çok fazla bilgim olmazdı. her şeyi filmde anlatıldıgı gibi oldugunu düşünürdüm. ama türkiye’de yaşadıgım ve türk oldugum için filmde anlatılan olayların öyle olmadıgını düşünüyorum. örneğin cenaze merasimi fazlasıyla abd tadında. defin edilen kişinin mezarda kalması, hocanın aydınlanma yaşaması, kaçması ve cemaatin hocayı kovalaması, cenaze sahiplerinin ve cenazenin ortada kalması; bunlar mümkün olmayan olaylar. abartı sınırının fazlasıyla geçildiği noktalar. bununla beraber cenazeden bir gün önce üç kardeşin toplanıp rakı içmesi, köyde evin avlusunda bağıra bağıra şarkı söylemeleri de olacak işler değil. tabii bir insan dilediğini yapar. böyle bir olay yaşanması kişinin kendi özgürlüğü. ama ortada bir kültür anlatımı varsa ki, ödülü alma sebebi olarak gösterilen sebeplerden bir tanesi bu durum, böyle bir kültür türkiye’de yok. bu yüzden bazı sahneler zorlama geldi. bartu küçükçağlayan’ın oynadıgı kenan karaterinin suratında tavuk patlıyor ve adam tüm gün yüzünde kanla geziyor. bir kişi de çıkıp yüzünü yıka demiyor. akşam çıkıyor, gece geliyor yüzünde hala kan… tüm bunlar filmden aldıgım tadı düşürüyor. final sahnesi ayrı bir hikaye… filmin hikayesi ağır dram içeriyor ama aynı zamanda da yoğun komedi var. film yoğun dramdan çıkarılıp daha makul bir şekilde bağlanmaya çalışmış ama o da pek olmamış gibi…
çekimler, görüntüler çok iyi, hikaye de güzel ama senaryo maalesef zayif kalmış. tabii bu kültürü sundance nereden bilsin? çekim harika, kurgu güzel, kültüre hakim olmayan biri için senaryo da güzel, oyunculuklar iyi haliyle ödül almamak için bir sebep yok.
The Lion King
aslan kral. ormanların kralı. film bittikten sonra eksi’de bir şeyler okuyayım dedim, neredeyse herkesin sinemada izlediği ilk film özelliğini taşıyor. haliyle düzgün bir şeyler okuyamadım orada. daha önce filme birçok kez maruz kaldım ama baştan sona oturup izlememiştim. geçenlerde twitter’da 2019 yazında remarke edilmiş haliyle gösterileceğini görünce izlemek istedim. bir de süresi çok kısa. dizi uzunlugu kadar. kısa bir vakit ayırıp izledim.
animasyon pek sevmiyorum. en iyileri bile beni sıkıyor. bu yüzden çok fazla izlemiyorum. kült olan yapımları izlemeye çalısıyorum. the lion king bu işin nirvanası sanırım. çok popüler. popüler olması sebebi animasyonun güzel olması kadar insanların filmle olan hikayesiyle de ilintili. birçok kişinin çocuklugunda izlediği bir animasyon. bu yüzden duygusal bir tarafı var.
teknik, senaryo hakkında yorum yapacak değilim. izlemesi gayet keyifli. kedigillere olan sempatimden ötürü sevdim diyebilirim. remarke halini şimdiden çok merak ediyorum. ancak şu da var; eğer süresi uzun olsaydı muhtemelen sıkılırdım. bana göre süresi harika. fazla uzatmadan bitti. keşke her animasyonun süresi böyle olsa. çok daha rahat izlerdim.
Gebzespor 3-1 Silivrispor
güzel, güneşli sayılabilecek çok da sıcak olmayan bir havada stadın yolunu tuttum. gebzespor’un teknik direktörü değişmiş. maç oynanırken farkına vardım. takım, sezonun ilk yarısı bitmeden üçüncü teknik direktörü aleattin çiçek ile yoluna devam ediyor. rakip silivrispor. iki takımın ligdeki konumunda ötürü mutlaka kazanılması gereken maç. gerekiz kaybedilen puanlar sonucunda gebzespor ligin dibine doğru gitti. bereket son iki sıradaki takımların durumu gerçekten kötü. o takımlar biraz derli toplu olsa küme düşmek gebzespor için büyük tehlike olabilirdi.
teknik direktör değişikliği takımı etkilemiş gibiydi. önceki teknik direktör ziya inday ve turgay keleş’i beraber oynatıyordu. turgay keleş, ziya inday’ın arkasında oynamaya çabalıyordu. çabalıyordu diyorum çünkü oyuncunun pozisyonu santrafor ama forvet arkası gibi oynuyordu. buna rağmen elinden geldiğince oynuyordu. emre fırtına ile beraber takımdaki en sevdiğim isimlerden biri tugay keleş. maçı izlerken elinden geleni yaptıgını görebiliyordum. yaşına rağmen fiziği gelişmiş. güçlü, kuvvetli. ayağı da düzgün. tek sıkıntısı çabukluk. biraz da hız problemi var. bunlar gelişir mi çok emin değilim.
maça gebzespor iyi başladı. yeni teknik sorumlu aleattin çiçek, ideal 11 sayılabilecek kadroyla maça başladı. ilk yarıda saruhan’ın ortasında oğuz basaran ceza sahasında topa gelişine vurdu ve kalecinin de biraz hatasıyla durumu 1-0 yaptı. ikinci yarıda silivrispor’un kendi kalesine attıgı golle durum 2-0 ‘a geldi. turgay keleş ise harika golle durumu 3-0 yaptı. bu skordan sonra takım biraz rehavete kapıldı. tribünlerin de kuşkusuz bunda payı olmuştur. çünkü sahada oynayan takımı desteklemekten çok deplasman tribünündeki bir otobüs silivri taraftarı aleyhine tezahürat yaptılar. sürekli kendilerince onlarla dalga geçtiler. karşı taraftan en ufak bir hareket olmamasına rağmen deplasman tribününe yönelik küfürlü, alaylı tezahüratlar bitmedi. açıkçası canımı sıkmadı değil. tribün güzel olay ama bu şekilde değil. neredeyse yarım saat sahadaki takımı bırakıp rakibe yönelik tezahüratın tribün yapmak oldugunu düşünmüyorum.
bu galibiyetle gebzespor biraz nefes aldı. puan tablosunu net hatırlamıyorum ama galibiyete rağmen sliviri’yi altına alamadı, sıralaması değişmedi gebzespor’un. haftayı bay geçtikten sonra velimeşe deplasmanına gidiliyor. zor deplasman. bu yüzden silivri maçından alınan üç puan çok önemliydi.
Big Night
1996 abd yapımı film. italya’dan abd’ye göçen primo ve secondo isimli iki kardeşin hikayesi. abd’ye göçen iki kardeş abd’de italyan restoranı açıyorlar. amaçları gerçek italyan mutfagını kaliteli, düzgün bir şekilde amerikalılar ile tanıştırmak. ama işler umdukları gibi gitmiyor. secondo’nun kendi bildiğinden taviz vermemesi, kardeşi primo’nun ticari düşünmeye başlaması iki kardeşin çatışmasına dönüşüyor. ağabey ile kardeşin yaşadıkları çatışma da bu tip ortak işlere girenlerin yaşadıgı türden; farklılıklar zaman zaman içinde çıkılmaz problemlere dönüşebiliyor. sanırım önemli olan bu noktada bir tarafın taviz vermesi. yoksa işle olan ilgili problem daha da büyüyüp dallanıyor.
izlemesi keyifli, iştah açıcı bir film. abd yapımı olsa da karakterlerin italyan olması, dilin zaman zaman italyancaya dönmesi, italyan mutfagı olması filmi bir yerde italyan da yapıyor.
En Kolay Meslek
Şehir
bir şiir vardı diyordum kendi kendime… zamanında okumuştum ama aklımdan gitmiş. sadece şiirin şehirle ve gitmekle alakalı oldugunu hatırlıyordum. ne bir dize ne de bir cümle aklımda… geçtiğimiz haftalarda biraz bakındım ama bulamadım. hani kaybedilen bir eşyayı, alakasız bir anda bulursunuz ya, şu an öyle oldu. okudugum kitapta şiirden alıntıya denk geldim. kavafis’in şehir şiiri. harika!
bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
başka bir şey umma-
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de
Yol
hayal mayal izlediğimi hatırlıyordum. filmi izlemeye başlayınca bazı sahneleri gördüğümü anımsadım ama ne zaman izlediğim konusunda hiçbir fikrim yok. geçenlerde ünlü yönetmenlerin en sevdiği filmler isimli bir liste gördüm. ilgimi çeker böyle listeler, merak edip incelerim. orada da birçok ismin favori filmlerden bir tanesi olarak dikkatimi çekti yol. elbette filmin varlıgından o listeyle haberdar olmadım. film izlemeyi seven birçok insan, izlemese de yol filmini duymuştur. hakkında iyi kötü bir şey biliyordur. benim durumum da bundan halliceydi. yasaklı bir film, ödül aldı, yılmaz güney çekim sırasında hapishanedeydi vs.
film, yılmaz güney ile bilinse de yönetmeni şerif gören. bu konuda da zaman zaman tartışmalar olabiliyor. bir film kime aittir, kimle bilinir? yönetmen mi, senarist mi ön plana çıkar. bu tartışmalardan bağımsız ikisnin de emeği bir hayli fazla… cezaevinde bulunup böyle bir senaryo yazmak, senaryonun ve filmin nasıl olacağının yönetmene aktarılması, yönetmenin yılmaz güney isminin altında kalmadan hem maddi hem de coğrafi zorluklarla bu filmi çekmesi büyük işler. tüm bu zorluklardan çıkan yol, 1982 yılında cannes’da en iyi ödül filmini alıyor. kurgusunu hapishaneden yurtdışına firar eden yılmaz güney yapıyor. film uzun süre türkiye’de gösterime girmiyor. yasaklanıyor. neden yasak oldugunu dönem şartlarından anlayabiliyorum. diyarbakır ekrana geldiğinde büyük puntoyla ekranda kürdistan yazması, bugün çekilmiş bir filmde olsa yine tepki görecektir. nitekim tüm yasaklara rağmen film 1999 senesinde yılmaz güney’in eşinin çabalarıyla türkiye’de de gösterime giriyor.
yol, beş mahkumun hikayesini anlatıyor. en vurucu seyit’in hikayesi olsa da salih’in hikayesi beni daha fazla etkiledi. özellikle hasta yatagadında arkadaşını ziyeret ettiği sahnedeki diyaloglar film boyunca beni en çok etkileyen kısımdı. insan yalan söylüyor. başkalarına da söylüyor kendine de söylüyor. işin daha kötüsü bu yalanların zamanla gerçeğe dönüşmeye başlaması. salih, kayınbiraderinin ölümünde suçunun olmadına kendini ikna etmiş. bu yalana inanmış. arkadaşı diyor, savcıya, hakime yalan söylüyorsun, peki ama bana neden yalan söylüyorsun? ne hakimim, ne yargıcım… insanın çevresinde böyle yargısız, infazsız olayları oldugu gibi kabul eden insan bulunması büyük nimet. genelde hikaye öyle olmaz çünkü. yargılamalar, serzenişler, öğütler bolca olur. oysa insanın ihtiyacı sadece yargılamayan bir insan. olayları oldugu gibi kabul eden, dinleyen.
filmde tüm karakterler dönemin toplumun içinde bulundugu çarpıklığı, cehaleti gösteriyor. ahlak bekçileri filmde anlatılan her hikayede var. trende yolcular, seyit’in karısının ailesi, mevlüt ve sevdiği kadının peşine takılan kadınlar… toplumun ahlak bekçileri. her zaman her ortamdan her anda var olan ahlak sorumluları. yok olmuş değiller.
dublaj problemi bir hayli fazla. güçlük içinde çekilmiş, teknik problemler olan bir film. bunu anlayışla karşılayabiliyorum ama yine de bana fazla adından söz edilen bir film gibi geliyor. yılmaz güney’in içinde bulundugu durum ve hikayesi, filmi biraz daha değerinden yukarıya çektiğini düşünüyorum. her şeye rağmen 1982 yılında böyle bir film çekmek cesaret istiyor. belki de bu cesaret filmi şu anki değerinde tutuyor.
Transit
senenin merak ettiğim filmlerindendi. alman sinemasını seviyorum. yakın dönemde de çok iyi filmler yapıyorlar. aslında film tam olarak alman sineması da değil. almanya-fransa ortak yapımı. diller arasında da sık sık geçiş oluyor. iki ülkede de konu bolluğu bir hayli fazla. özellikle nazi dönemi, doğu-batı almanya zamanlarını güzel işleniyor.
transit, nazi dönemlerinden bir hikayeyi anlatıyor. ancak o dönemde yaşanan hikayeyi bugünün dünyasında canlandırıyor. sokaklar günümüz sokakları ancak hikaye geçmişe ait. insanlar göç etmeye çabalıyor. bir bekleyis, korku hakim. ülkeden çıkmaya çalısırken baska bir insanın kimliğine bürünen georg… film bir ülkede illegal olarak bulunmanın zorlugunu verebiliyor ama her şey birbirne karısmıs vaziyette; diller, karakterler, zaman, mekan…. bu yüzden izlemesi zor film. süresi uzun olmamasına rağmen izlerken yoruyor. yer yer sıkılmadım da değil.
göç, mülteci temaları genel olarak seviyorum. ancak bu filmde bir türlü filmin içine giremedim. bu yüzden film vasatın ötesine geçemiyor.
Müslüm
filmi vizyona girdiği günden beri izlemek istiyordum ama bir türlü fırsat olmuyordu. nihayet dün izleyebildim. salonda yaşlı diyebileceğim insan çok olması dikkatimi çekti. epey 60 yas üstü insan vardı. bununla beraber gençler de epey yoğundu. değişik kitlesi var filmin. her kesimden izleyici bulmuş. filme gitmeden önce spoiler yemeden birçok yorum okudum. bu yorumlardan da haliyle beklenti oluştu. beklediğim kadar iyi bir filmle karşılaşmadım. sanırım okudugum yorumlar beklentimi fazla yükseltti ama müslüm gürses’i çok seven, hayranlık duyan birkaç kişiden de filmin iyi olmadıgına dair yorumlar okudugum için beklentimin biraz düştüğünü düşünüyordum. aşırı merakla filmi izledim. niyahetinde tatmin olmadan sinemadan ayrıldım.
müslüm gürses ikonik bir adam. hayatının zor oldugunu biliyordum ama bu kadar sert, üzücü bir hayatı oldugunu tahmin etmiyordum. annesi, babası, kardeşleri… çok zor bir hayatın içerisinden çıkıp bu noktaya ulaşabilmiş. müslüm gürses son yıllarda farklılaşmıştı. seslendirdiği şarkılar farklılaştı, haliyle hayran kitlesi farklılaştı çok daha geniş kesime hitap etmeye başlamıştı. müslümcüler lümpen, avam hatta daha da altı görülürken bir anda müslüm gürses dinliyor olmak diye bir şey ortaya çıktı. arabesk müziğin yanından geçmeyen insanlar müslüm gürses dinlemeye başladı. şarkıları dizilere, filmlere jenerik oldu. müslüm gürses jiletçi denilen insanlardan alındı, başka bir yere koyuldu. filmde bunlar görülemiyor. kendilerine zarar veren hayran kitlesi nasıl oluşmuştu? neden diğer arabesk şarkılar söyleyen sanatçılarda değil de müslüm gürses dinlerken insanlar kendilerinden geçiyordu? müslüm gürses’i diğer sanatçılardan farkı neydi? okudugum, dinlediğim kadarıyla müslüm gürses konserleri yasaklanma noktasına bile gelmiş zamanında. hem bu noktaya nasıl gelindiğine ve o hayran kitlesinin nasıl oluştuguna dair hem de yaşanan dönüşüme; müslüm gürses’in farklı şarkıları yorumlaması ve zamanında kitlesine lümpen denirken bir anda oluşan müslümcülere dair bir şey anlatılmıyor. buralar pas geçilmiş. şarkılarla, türkülerle, konserle görüyoruz bu kısımları. neden oldugunu göremiyoruz. filmde dram dozajı inanılmaz yüksek. müslüm gürses’in karşılaştıgı acılar verilmiş. müslüm gürses müslüm baba olduktan sonra, belli bir konum edindikten sonraki kısımlar geçiştirilmiş gibi. filmin ilk yarısındaki aile içi yaşanan travmaları göstermek için film yapılmış sanki. arabesk kültürün oluşumuna, müslüm gürses’i müslüm gürses yapan müslümcülere dair pek bir şey göremiyoruz. hatta müslüm gürses ile ilgili, filmle alakalı yorumları okurken de en müslümcü olmak gibi yorumlar var. babayı biz çok önceden severdik, şimdi kıymete bindi tarzında yorumlar çok bulunuyor. müslüm gürses tabiri caizse alt insan olarak görülen insanlardan çıktı baska kesimin müslüm babası oldu. haliyle hor görülen kitlenin de sahip çıkışı var. aslında bu bile filme girebilirdi. çünkü çok bariz bir dinleyici kitlesinde değişim var. bir tarafta müslüm gürses’in eski sadık hayranları, bir yanda da yeni nesil şarkılarla onu seven kesim. ortak paydaları müslüm gürses.
muhterem nur ayrı paragraf konusu. muhterem nur’un hikayeye konu olması daha ayrıntılı olabilirdi. başlı başına film olabilecek hayatı var. ikisini bir noktada birleştiren sevgi elbette ama o sevginin altına dolduran bir şey daha olmalı. aralarındaki bağın sevgiden öte ya da sevgiyi oluşturan kimyanın başka bir şey oldugunu düşünüyorum. aralarındaki ilişki daha güzel aktarılabilirdi. zerrin tekindor da olmamış. oyuncu olarak filmde tek sırıtan isim olabilir.
farklı bir iş yapmaya çalışılmış. görüntüler güzel, oyunculuklar iyi, eldeki hikaye kuvvetli ama tam olarak beklentimi karşıladıgını söyleyemem. hikayede birçok ana konu eksik oldugundan idare eder türünden bir film olmuş.








